ÇİNGENE MİTOLOJİSİ 1

 

ÇİNGENE MİTOLOJİSİ

(Alıntı: Hermann Berger, Çingene Mitolojisi)

 

“Eski literatürlerde Cingeneler’in inanç ve dinine ayrılmış olan bölümler, monoton bir biçimde tekrar edilen şu iki düşünceyle sınırlıdır. Buna göre Çingeneler’in herhangi bir dini yoktur ve olsa olsa misafir oldukları halkların dinine görünüşte uyum gösterirler. Bir de Romanya ve Macaristan’da yaygın olan bir fıkra vardır ki, o da vaktiyle Çingeneler’in kilisesinin domuz yağından inşa edilmiş ve daha sonra köpekler tarafından yenmiş olduğudur.

Bunun nedeni ise, geçimini daha ziyade hırsızlık ve dolandırıcılıktan temin eden bir halkın hiçbir inanç ve ahlaka sahip olamayacağı yolundaki önyargının dışında, esasen Çingeneler’in çekingenliğinde yatmaktadır. Onların ‘dinsiz’ oluşu, misafir oldukları halkların kendilerine zulmetmesine ve bu nedenden ötürü kendilerine zorunlu olarak sağlam inançlı birer Hıristiyan ya da Müslüman süsü vermelerine yol açmıştır. Bu tarihsel ve sosyal-dinsel koşullar, Çingeneler’in aşırı, hatta neredeyse tabu diyebileceğimiz bir dikkat ve ürkeklikle dışarıdan herhangi bir kimseye kendi toplumsal ya da düşünsel, özellikle de dinsel gelenekleri konusunda açılmaktan sakınmalarının önemli bir nedenini oluşturmaktadır. Çingeneler’in bir yazı diline sahip olmadıkları hususunu da göz önünde bulundurursak, -ki bu Çingeneler’in özbilincinde büyük rol oynayan ve neredeyse bütün kavimlerde değişik efsanevi ve söylensel tasarımlarda yer alan bir olgudur-, eldeki kaynakların görece az ve sınırlı oluşuna daha fazla şaşırmamak gerekir. Ayrıca, Çingeneler üzerine yapılan araştırmaların özellikle başlarında, bilimsel ilginin tek taraflı olarak dil konusuna yönelik oluşu ve son zamanlarda yapılan araştırmaların da daha çok sosyoloji ağırlıklı oluşu, araştırmamızın konusu açısından bir olumsuzluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Çingeneler’in söylensel ya da söylene benzer sözlü geleneklerinin ortaya çıktığı zamana ve geldikleri yere bakıldığında, bunların birbirinden bir hayli farklı öğelerden oluştuğu anlaşılmaktadır. Kavimler eski gelenekleri farklı farklı ölçülerde devam ettirmişlerdir; ayrıca bir kavimde belli bir söylensel öğenin bulunmasından, bu öğenin başka kavimlerde de bulunacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Genel olarak Doğu Avrupa’da, özellikle Balkanlar’da yaşayan kavimlerin, Batı ve Orta Avrupa’da yaşayan kavimlere oranla geleneklerini daha iyi korudukları kabul edilmektedir. Aynı şekilde, sözlü gelenekler sadece göçer Çingeneler tarafından devam ettirilmektedir; yerleşik Çingeneler ise, bu geleneklerden ve dillerinden kısa bir süre içinde uzaklaşmaktadır.

Dolayısıyla, Çingene halkının başlangıçta ortak malı olan ilksel söylenlerin sayısını ve bunların neler olduğunu saptamak pek mümkün değildir. Eldeki söylenleri şöyle kabaca sınıflandıracak olursak, Hıristiyanlık öncesi döneme ait ve Hıristiyanlık dönemine ait söylenler olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Böylece, söylenler arasında kendiliğinden kronolojik bir ayrım da yapılmış olur. Hıristiyanlık öncesi döneme ait sözlü gelenekler, Hindu mitolojisini anımsatan az sayıda ve kısmen yalnız etimolojik öğe (Tanrı; İstavroz; Tufan; Köpek; Dağ Kültü), Aboriginler sözlü gelenekleriyle olan tek tük benzerlikler (Dünyanını Yaratılışı...) ve yaygın Hindu İnancında var olduğu saptanmış bir gelenek olan ağaç evliliğini (Ağaç kültü) içermektedir. Evrendoğum söyleninin saptanabilen öğeleri, Hint Aborigin Kavimlerinden olan Bhil ve onlara komşu olan Gondlara (Dünyanın Yaratılışı...) ait sözlü geleneklerle açık seçik bir biçimde benzerlik göstermektedir. Bu ise, Çingenelerin Hindistan’ın kuzeyinde Hindu-Racastanca dilinin konuşulduğu bölgeden çıktıkları yolundaki varsayımla örtüşmektedir. Diğer başka tasarımlar ise bağımsızdır ve görünüşe bakılırsa, Hint sözlü gelenekleriyle olmadığı gibi, başka ülkelerin gelenekleriyle de ilgisi yoktur. Örnek olarak şu sözlü gelenekleri sayabiliriz: Yer ve Gök ya da Yıldızlar, özellikle de doğa ruhları ve Hastalık Cinleri’ne ilişkin, zengin ve barbarlara özgü rengarenk bir görünüme sahip tasarımlar. Doğa ruhları ve Hastalık Cinleri konusundaki bu tasarımlar, batıl inanç niteliğine sahip çok sayıda uygulamayı da kapsamaktadır (Hagrin; Köpek İnsanlar; Hastalık Cinleri; Loholičo; Mašurdalo; Mulo; Nivaši; Phuvuš; Devler; Suyolak).

Çingeneler’in ruh ve cin inancı hakkında sahip olduğumuz bilgiler, genel olarak tek bir kişinin açıklamalarına dayanmaktadır. Bu kişi, Çingeneler’le uzun bir süre birlikte dolaşan, dolayısıyla onların güvenini tam anlamıyla kazanarak inançları, gelenek, görenekleri ve kavim yasaları hakkında geniş bilgi edinmiş olan Transilvanyalı Heinrich von Wlislocki’dir (1856-1907).

Wlislocki, yayımlamış olduğu kitap ve makalelerde de ele aldığı malzemeleri, Güneydoğu Avrupa, özellikle de Macaristan ve Romanya’da yaşayan Çingeneleri gözlemleyerek bir araya getirmiştir. İçinde, bu bölgedeki Çingenelere ait olmayan ve cinlerin adlarını içeren yalnızca iki kısa liste mevcuttur. Bu listelerden birincisi 1893 tarihli olup Polonya’daki Çingenelere aittir. Listelerden özellikle ikincisi kısa olmasına rağmen, Çingenelerin cin inancında yer alan temel figürlerin Doğu Avrupa ile sınırlı birtakım yeni oluşumlar olamayacağı ve nedensiz yere yakın zamana kadar hep şüpheyle bakılan Wlislocki’ye ait çalışmaların güvenilirliği konusunda değerli bir kanıttır.

Çingeneler’in Hıristiyanlık dönemine ait sözlü gelenekleri arasında, özellikle Hz. İsa’nın doğumu ve çocukluğunun anlatıldığı öykü ilginçtir. Bu öykü daha başka sözlü geleneklerle birlikte, henüz bu yüzyılın içinde Fransa’ya göçmüş bir Rumen Çingene kavmi olan Kalderaslar’ın (Kazancılar) lideri ve bütün bunları kaydeden Dominiken Peder R.P.Chatard von Zanko’ya 1955 yılında anlatılmıştır.

Bu öykü, apokrif Hıristiyanlığına özgü açık seçik göndermeler içermektedir ve büyük olasılıkla, Ortodoks Kilisesi’nde yaygın olan ‘Yakup’un ilk Yeni Ahiti’nin (Çingene İncili) ağızdan ağza aktarılması sonucunda bozulmuş ve kısaltılmış bir aktarımından başka bir şey değildir. Tek tük rastlanan ve Norveç’teki Çingeneler arasında var olduğu saptanmış bir kült olan Alako da, bu türden öğretilerin son ve zayıf bir yankısıdır. _Çingene İncili konusunda yalnızca Zanko’nun kayıtlarına başvurabiliyorken, özellikle Çingeneler’in Mısır’daki sözde kökenlerine ilişkin geleneğe bağlanan son dönem Çingene grubunda mevcut olduğu belgelenmiştir. (Kutsal Aile; Sara; Firavun; İstavroz). Özellikle Firavun Efsanesini, Çingenelerin kökenlerine ilişkin asıl bir söylen olarak nitelendirebiliriz.

Zanko tarafından aktarılan, Kalderašlar’a ait ‘Traditions’da –kapsam, içerik ve biçimlendirme açısından literatürde eşsiz olup, doğrudan Çingeneler’den bize ulaşan bu yegane yazılı belgede- başka başka gelenek katmanlarına ait öğeler çarpıcı bir bütün içinde sunulmuştur. ‘Traditions’, dünyanın Tanrı ve şeytan tarafından yaratıldığına ilişkin Wlislocki’nin de kaydettiği eski pagan döneme ait sözlü gelneek ve ilk insan çiftinin yaratılışı, ayrıca ilk günah konusundaki İncil kökenli sözlü geleneklerden az çok etkilenmiş olan öyküyle başlar. Bunu, Firavun Efsanesi’nin ayrıntılı bir aktarımı izler. Bu efsanede, ‘Pharavunure’lerin yaşamını yitirdiği fırtınalı met, ‘Birinci Dünya’nın sonunu hazırlayan bir çeşit (Tufan) olarak karşımıza çıkar. Kalderašların bakışıyla en önemli Çingene gruplarına göz attıktan sonra, ‘Yeni Dünya’nın önemli bir olayı olarak apokrif Hıristiyanlığındaki biçimiyle tanrısal çocuk öyküsü ele alınır. Zanko tarafından Çingenelerin İncili olarak nitelendirilen ve başı sonu olan bütünsel bir metnin dışında, ‘Traditions’ daha başka tek tük söylensel öyküler içerir (İstavroz, Proroe ve İlia; Devler; Yılan), fakat Wlislocki’nin söz ettiği o zengin cinler ve ruhlar alemine ait neredeyse hiçbir iz yoktur.

Asıl söylensel kaynaklar arasında M.J.Kuvanın adında bir Rus doktorun, 35 yıllık bir araştırma sonunda Çingene söylenleri konusunda bir araya getirmiş olduğu malzemeye değinmekte fayda var. Dr. Elysejev adında birinin 1882 yılında Rusça bir dergide yayımlanan yazısı, Baramy; Janrda; Laki; Matta; Anromori gibi bir dizi tanrı adı ve birkaç tane kısa öykü içermektedir. Bunlara başka hiçbir yerde rastlanmadığından ve de üstelik bu malzemeler kayıp olduğundan, Çingeneler konusunda uzman olan İngliiz J. Sampson’ın görüşü doğrultusunda, bunların birer hayal ürününden başka bir şey olmadığını kabul edebiliriz.

Güneydoğu Avrupa’da yaşayan Çingene kavimleri ile ilgili dinsel-söylensel alandaki bütün o sözlü geleneklerden, Batı ve Orta Avrupa’daki Çingene kavimlerinin çoğunda, ruhlarla ilgili karmakarışık inançların dışında başkaca pek bir şey kalmamış gibi. Bu ruh inancında ise, ölülerin ruhları ile ilgili öyküler (Mulo) önemli bir yer tutmaktadır. Kısmen yakın zamana kadar geçerli olan kavim yasaları ve gelenekleri, ölü defnetmek, at eti yemek gibi tuhaf tabular ile söylensel tasarımlar arasında açık seçik bir bağlantı kurmak olanaksızdır.”

 

Ağaç Kültü

 

“R.Liebich’e(26) göre, Kuzey Almanya’daki Çingeneler kimi ağaçları –ve bazı renkleri- kavim sembolü olarak kutsal kabul eder. Eski Prusya’daki Çingeneler renk olarak siyah ve beyazı, ayrıca çam ağacını (ya da kuşburnu çalısını), Yeni Prusya’dakiler yeşil ve beyazı, yine ‘mayıs ya da yortu ağacı’ diye bilinen kayın ağacını; Hannover’dekiler ise siyah, mavi ve altın renkleri ile üvez ağacını kutsal kabul eder. Üvez ağacının kutsal kabul edilmesinin nedeni, söylenceye göre bir Çingene kıralının bu ağacın altında gizlenerek kendini izleyenlerden kurtulmuş olmasıdır. Yine Liebich (s.55), ölü gömüldükten sonra mezarının üstüne kavimce kutsal kabul edilen bir ağacın dikilmesi biçimindeki Çingene geleneğinden söz eder. Daha başka bir kaynakta rastlanmadığından, bu geleneğin ne kadar eskiye dayandığı ve gerçek olup olmadığı kesinlik kazanmamaktadır. Buna karşın, Çingeneler’in en eski mitolojik tasarımları arasında ‘Tüm-Tohumlar Ağacı’ (save sumbesko kašt) tasarımı yer almaktadır. Yeryüzündeki tüm bitkilerin kaynağı bu ağaçtır ve ona bakmak bile insanı gençleştirmektedir. Bir Yılan, ağacın köklerini ağzında tutmakta, dalları ise göğe ulaşmaktadır. Ağacın tepesinde şimşekler çakmaktadır. Bu şimşekler, orada bulunan şifalı bitkileri çalıp, bunları Nivašiler’e götürür, onlar ise bu bitkileri Kadın Büyücülere verir.(27) Transilvanya’daki Çingenelere ait söylenceye göre, bir ülkenin halkı her yaptığı gibi besiye çekip süslediği bir öküzü yılbaşında nehre atmayıp, şeytan’ın tavsiyesine uyarak kendileri yemiş. Sonuç, büyük bir kıtlıktır. Bunun üzerine yaşlı bir adam, dini bütün bir insana yol gösterir ve onu nehrin dibinde bulunan bir kapıdan geçirerek üzerinde Tüm-Tohumlar-Ağacı’nın bulunduğu bir çayıra götürür. Bu dini bütün insanın, yeni bir ekim için oradan tohum almasına izin verilir.(28) –Eğer ufak bir söğüt ağacı bir çam ağacı ile ‘evlendirilecek’, yani yan yana toprağa dikilip kırmızı bir ip (gövdelerine) dolanacak olursa, Noel gecesi Tüm-Tohumlar-Ağacı’nı görmek mümkün olur.(29) Bu iki ufak ağacın ertesi gün yakılıp, küllerinin ‘kadınların doğurganlık gücünün artırılması amacıyla kullanılması’, bunun Hindistan’daki aynı ayinle doğrudan bağlantısı olduğu konusundaki şüpheleri neredeyse ortadan kaldırmaktadır.(30) Muhtemelen ilk insan çiftinin kökeninin ağaçlara dayandığı (Dünya’nın Yaratılışı...) biçimindeki sözlü gelenek de ağaç evliliği ile ilişkilidir. Dağlar...”

 

Alako

 “Geçen yüzyılın ortalarında yaşlı bir Çingene, rahip Eilert Sundt’a, Norveç kavimleri arasında yaygın olan bir öğretiyi anlatır. Öğretiye bu biçimiyle başka hiçbir kaynakta rastlanmamıştır. Ancak Sundt’un31 belgelediği üzere, ‘daha sonra yapılan inceleme, gözlem ve araştırmalarda öğretiyle ilgili neredeyse bütün ayrıntıların doğruluğu ortaya çıkmıştır.’ Buna göre yüce Tanrı (baro devel, Tanrı) Çingeneler henüz anavatanları Assaria’da Assas kentinde yaşarken, oğlu Dundra’yı ‘onlara gizli yasalarını bildirmesi ve bir kitap haline getirmesi için insan kılığında yeryüzüne yollar –bu gizli yasalara Tatarlar bugün de dünyanın her yerinde riayet ederler’ (Lanet.) Görevini tamamladıktan sonra Dundra göğe yükselerek kırallığına, yani aya yerleşir ve o günden beri Alako (Fince Alakuu ‘küçülen ay’) diye anılmaktadır. Düşmanları olan Hıristiyanlar ve Türkler, onu kırallığından uzaklaştırmak için hiç durmadan uğraş verir; işte o zaman ay küçülür; fakat kılıç ve mızrakla saldırınca da, yeni ayın uçları birdenbire çıkıverir ve ay yeniden dolunay oluncaya kadar büyür. Bunun üzerine ormandaki ağaçların arasında bulunan Tatarlar diz çöker ve günün birinde kendilerine nihai zaferi kazandıracak ve Türkler tarafından kovulmuş oldukları vatanlarına geri götürecek olan o yüce Zafer Tanrısı’nı överler. O, ölülerin ruhunu yukarıya (Ay) kırallığına götürür (bkz.Ölüler Ülkesi.)

 

Kavimlerin reisleri, Alako’nun avuç içi büyüklüğünde bir resmini bulundururlar. Alako bu resimde, sağ elinde bir kalem ve sol elinde bir kılıç tutan, ayakta duran bir adam olarak betimlenmektedir. Kavimlerin yaz ortasında yaptıkları toplantı sırasında, Alako’nun bu resmi önünde yeni evlenmiş çiftler takdis edilir ve çocuklar vaftiz edilir. Öğretinin açıkça pagan, Hıristiyanlık karşıtı özelliğine rağmen –çünkü Alako yeryüzünde Türkler ve Hıristiyanlar’la savaşmıştır ve bugün hâlâ Beng (Şeytan) ve Gern’in (Hz.İsa) amansız düşmanıdır- Tanrı’nın oğlunun yeryüzüne inmesi ve tekrar göğe yükselmesi biçimindeki bu hiç de pagan olmayan motif, eski bir ay kültünün (Ay) Çingeneler’in apokrif Hıristiyan sözlü geleneği (Çingene İncili) ile kaynaşmasına işaret etmektedir. Ayrıca, nihai zaferiyle seçilmiş halkı (Firavun altında bkz. Birinci Dünya) kurtaran Mesih tasarımı da pek görmezden gelinemez. Tanrı’nın sıfatı olan Dundra sözcüğü belirsizdir ve başka hiçbir belgede de bulunamamıştır. Hz.İsa için kullanılan Gern sözcüğü, belki de Çingenece’deki gero ‘mutlu’ sözcüğünün (Hıristiyanlık’taki anlamıyla Yunanca’dan türeme) yanlış duyulması ya da yanlış okunması sonucu ortaya çıkmıştır.32

 

 

Ateş

 

“Rahip T. Gjorgjević’e göre ateşe Sırbistan’daki Çingenelerce büyük değer verilmektedir, bu nedenle de ateş kirletilmemelidir.33 Bayan Blunt, Türkiye’deki Çingenelerin konakladıkları her yerde her zaman yanan bir ateşin bulunduğundan söz eder.34 Ateş kişileştirildiğinde, Ateş Kıralı, Yer ve Gök’ün oğlu olarak karşımıza çıkar.”


 

Ay

 

“Ay tapınma, özellikle Norveç’teki Çingeneler’in Alako-Kültü’nde (Alako) mitolojik bir biçimde karşımıza çıkmaktadır.

 

Transilvanya’daki Çingenelere göre, Ay Kıralı Yerin ve Göğün beş oğlundan biri ve Yıldızların babasıdır. Orta büyüklükteki dağların kökeni ona dayanmaktadır (Dağ Kültü). Güney Macaristan’daki göçer Çingenelere ait bir masalda, Ay Kıralı’nın iki kızından söz edilmektedir.35 Kızlardan biri, flüt çalan bir Çingeneye çaldığı melodiye karşılık olarak, nehrin derin sularından çıkarak gümüş bir flük armağan eder. Diğeri ise kız kardeşi beklediği halde gelmediğinden vu buna kederlenerek öldüğü için flütçüyü bir kadına dönüştürür. Ancak Sis Kıralı’nın üç altın elması aracılığıyla, yeniden bir adama dönüşüverir. –Ayın büyümesini ve küçülmesini sağlayan, Carana adındaki kuştur.-

 

Ayın kutsal sayıldığına ilişkin izlere, sözlü gelenek açısından fakir sayılan Almanya ve İngiltere’deki Çingeneler’de de rastlamaktayız.36 Zanko’ya göre (bkz. B.Çingenelerin Mitolojisi), Çingeneler çok eski devirlerde aya ve güneşe bir tanrıya tapınırcasına  tapınmışlardır. Kalderašlar yeni ayı (hilal) uğur getirdiği düşüncesiyle bir tür dua ile karşılar.37

 

“Her ikisi de kaynağını İncil’den alan Çingeneler’in Firavun Efsanesi’nin bir Rus çeşitlemesinde, Kızıldeniz’in (burada Karadeniz’in) dalgaları arasında gömülen firavunun birlikleri ‘Balık Adamlar’a (mačune manuša, yani paš manuša, paš mače ‘yarı adam yarı balık) dönüştürülür. O günden beri de denizde yaşarlar ve zaman zaman da balıkçılara şöyle sorarlar: Bizler ne zaman tekrar insan olacağız?” “Bilmiyoruz” yanıtını aldıklarında da öfkelenerek. Büyük bir fırtına çıkarırlar; ‘Yarın’ yanıtını aldıklarında ise yeniden dibe dalıp, ‘Tsyganka38, seni hapishanede geberesice’ diye bağırırlar.

 

Balık Adam –ve aynı biçimde deniz kızı- tasarımı, yukarıdaki olayın dışında Çingenelerce bilinmemektedir; demek ki bu durumda bu tasarım bir (Rus?) halk inancına dayanmaktadır.”

 

38 “Tsyganka” (Rusça kadın”), Firavun’un Yahudi karısının adıdır. JGLS üçüncü seri, 17, s.130 (Firavun).

 

 

Çingene İncili

 

“Tanrısal Oğul’dan, yani Kalderašlar’ın sunto delinden ya da daha başka kavimlerin tikno develinden (“küçük Tanrı”, Tanrı) ‘Traditions’da söz edilmektedir: O Sinpetra’nın, yani Tanrısal Baba ile Meryem Ana’nın oğludur. Meryem Ana’nın iki kızkardeşi daha vardır ve üçünün de adı Meryem’dir. Porsaïda’da48 yaşarlar. (Rumence ‘Noel’ anlamına gelen ve Zanko tarafından Aziz Yusuf ile özdeşleştirilen) Cretchuno’nun karısı olan ikinci Meryem, onun (Tanrısal Oğul’un) yalnızca vaftiz anasıdır.

 

Üçüncü Meryem ise, çarmıhın etrafında devamlı üç güvercinin uçuştuğunu fark edince, kendi nefesini (duko) içine çekmeye hazır olup olmadığını, ona bu güvercinler aracılığıyla peş peşe üç kez sordurtur. Üçüncü seferde kabul eder ve bunun üzerine hamile kalır. İkinci Meryem’in de yardımıyla bebek dünyaya gelir ve samanların içinde bir yatağa yatırılır. Aynı anda, onun yıldızı olan Netchaphoro gökyüzünde yükselir, ‘c’était son reflet, son émanation, son coeur, son signe, et pas seulment son signe mais quelque chose de lui’ (Bu onun yansıması, şuası, yüreği, işareti, fakat sadece işareti değil, aynı zamanda ona ait olan bir şeydir.)

 

Cretchuno, bebeğin vaftiz anası olan karısı Meryem’in bebeğe dokunduğunu ve böylece kirlenmiş olduğunu söyler ve o hiddetle karısının iki elini keser. Ancak Meryem, bebeğe yeniden dokunur dokunmaz, elleri eski halini alıverir. Ellerindeki iktidarı yitirmekten endişe duyan Yahudiler, Netchaphoro gökyüzünde yükselince bütün çocuklarını öldürür. Öldürülen çocukların Yıldızlar’ı sönüp kaybolur ve Sunto Del’in yıldızı tek başına gökyüzünde kalır. Yahudiler ona daha pek çok eziyet eder, fakat o ölmez.

 

Son olarak onu diri diri gömerler, fakat o, mezarının üstünde duran kayayı devirir ve Sinpetra ile birlikte hükümdarlığını sürdürdüğü gökyüzüne yükselir.49 Hz.İsa’nın çilesini ve çarmıha gerilerek öldürülmesini görmezden gelen Yeni Ahit’in bu özetini, ‘Traditions’un yayıncıları haklı olarak ‘monofizitik’ bir Hıristiyanlığın ifadesi olarak değerlendirmişlerdir. 50

 

‘Yakup’un İlk Yeni Ahiti’yle, tek olmakla birlikte, dikkate değer bir örtüşme, Çingene İncili’nin kökeni hakkında bir ipucu sunuyor olmasıdır. ‘Dinsel ayinler sırasında da kullanılan ve Doğu Hıristiyanları tarafından sıkça iman tazelemek için okunan ve İncil’e alınmayan bu kitapta51 Salome, Hz.İsa’nın doğumundan sonra, bir bakirenin çocuk doğuramayacağını öne sürer (bkz. Sara  Kültü’nde geçen Maria Salomäa).

 

Hz Meryem’in hamile olup olmadığını elleriyle tespit etmeye çalışırken, eli yanıp kül olur, ama çocuğa dokunduktan hemen sonra eli yeniden yerine gelir. Ayrıca Aziz Yusuf’a kutsal bakireyi koruma görevinin, halkın Tapınak’ta toplanan bütün dul erkeklerinin bir araya getirilmiş asaları arasından çıkıp, yalnızca Aziz Yusuf’a görünen bir güvercin tarafından verilmiş olması, Çingene İncili’ndeki tebliğ sahnesini belirgin bir biçimde andırmaktadır. Zanko’nun incelediği metne benzer olarak, bu ilk Yeni Ahit’te anlatılan Hz.İsa öyküsü, Herot’un zulmüyle birdenbire sona erer.52

 

 

Çingene Laneti, Lanet

 

“Çingene lanetinin özel bir gücü olduğuna dair bir korku vardır. Dolayısıyla Çingeneler’in yaşadığı ülkelerin halkları, bu lanetten korkmak gibi batıl bir inanç geliştirmiştir. Çingenelerin kendi aralarındaki duruma gelince, Wlislocki’nin53 sıraladığı gibi, alınan birçok değişik koruma önlemi, Çingeneler’de lanetlemenin ne kadar büyük bir önemi olduğuna işaret etmektedir. Çingenelere göre, toplum dışı konumlarının nedeni, atalarının işlemiş olduğu bir suçtan dolayı lanetlenmiş olmalarıdır.

 

En eskiye dayanan söyleni K.Berovici54 aktarmaktadır. Söylen, Çingenelerin kökenlerinin Hindistan’da olduğuna işaret etmektedir. –Sözde- aile içi bir cinsel ilişkiden dolayı, bir kavim, liderini ve taraftarlarını kovar. Büyük bir büyücü, bu kovulanları korkunç bir biçimde lanetler: Sonsuza dek yeryüzünde dolaşıp dursunlar, geceledikleri bir yerde ikinci bir kez konaklamasınlar, su içtikleri bir kaynaktan ikinci bir kez içmesinler, bir yıl içinde aynı nehirden iki defa geçmesinler. Ensesti gerçekleştiren çiftin adı Tschen ve Gan’dır.55 Daha başka sözlü gelenekler, Eski Ahit (Firavun Efsanesi) ve Yeni Ahit’e (İstavroz; Kutsal Aile) işaret eder. Kutsal Aile’nin barınma isteğinin reddedilmesine ilişkin öykü, bir başka ögeyi de içermektedir. Buna göre, Çingenelerin anaerkil yasaları, bir lanetin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

 

‘Les Mages ordonnèrent que nous les Roms, ne pourraient le nom de leur mère.’ (Büyücüler, bundan böyle biz Romların baba adını değil, anne adını almamızı emreder). Ataerkil yasaları olan halkların içinde yaşadıklarından, kendilerinin sahip oldukları anaerkil yasaları dışarıya karşı mümkün olduğu ölçüde gizler, onu bir lanet olarak görürlerdi.

 

Zanko’nun çalışması, baştan sona ‘malédiction’ (lanet) konusunda serzenişler içerir. Wlislocki’nin56 anlattığı Çingenelerin kökeni konusundaki söylende de (Tatula), Çingenelerin tarihi bir lanetle başlar.”

 

 

Çingene Vaftizi

 

“Bu geleneği bugün de koruyan kavimlerde, doğum çadırda ya da arabada yapılmaz, bilakis –hangi mevsim ve hangi saatte olursa olsun- tenha bir yerde, eğer mümkünse bir akarsuyun yakınında gerçekleştirilir. Anne ve yeni doğan bebeği bu suda yıkanır. Bu, sadece akan bir suyun bütün kirleri ve zararlı şeyleri yıkayıp temizleyebileceği biçimindeki yaygın inançla örtüşen bir gelenektir.57

 

Anne, bebeğini suya daldırırken, katı bir tabuya tabi olan bir ismi sessizce telaffuz ederek ilk vaftizi yapar. Bu isim kimse tarafından kullanılmamalıdır, hatta baba bile bu ismi bilmemelidir. Bu gizli isim kötü cinlerin, özellikle de ölüm meleğinin aldatılmasına yarar, çünkü böylece Azrail çocuğu yanına çağıramaz. Bu gizli ismin ‘bedensel, ahlaki ya da totemci bir nitelendirme’58 olduğuna inanılmaktadır.

 

Yalnızca Çingenelerin kullanmaya hakkı olan ve Gadje’nin huzurunda telaffuz edilmeyen bir ismi, çocuğa onun vaftiz ana babası takar. Çingenelerin kavim yasalarına göre, vaftiz ana babanın özel bir değeri vardır.

 

Sonra da, Çingenelerin bulunduğu ülkenin gelenek ve yasalarına göre vaftiz ve isim takma merasimi yapılır.”

 

 

Dağlar, Dağ Kültü

 

“Transilvanya’daki  Çingenelerin inancına göre dağlar, (Yer ve Gök’ün (kadın ve erkeğin) boşanmaları sırasında göğün ortak çocuklarından üçünü, yani Güneş, Ay ve Rüzgar Kıralı’nı beraberinde götürmesiyle oluştu: Bu üç yerin elbisesine tutundu, fakat sonra bırakmak zorunda kaldılar ve elbisenin yukarı çekilmiş olan eteklerinden dağlar oluştu. Toprak ana, çocuklarına daha yakın olabilmek için bu dağları geri almadı, fakat zirvelerine, çocukların elbisesini yırtıp parçalanmasına engel olmak için periler ve cinler yerleştirdi (Kešali; Umren).

 

Bunlardan yalnızca Güneş Kıralı’nın oluşturduğu dağlar kutsal diye kabul edilir. Bu dağlardan yedisi oldukça heybetlidir; etki alanları içinde olup biten her şey olumlu bir biçimde sonuçlanıp şans getirdiğinden, bunlar Şans Dağları dile de anılmaktadır. Ancak hiç kimse bunların hangileri olduğunu bilmemektedir. Fakat o günden beri göğün yeri, daha doğrusu yerin elbisesini öpmesine yalnızca bu dağlar üzerinde izin verilmektedir. Bu kutsal dağların zirvelerinde, mehtaplı gecelerde Umrenler dans eder; eteklerinde olağanüstü şifalı kaynaklar bulunur. Bu dağların bazılarında dört gözlü dişi köpek (Köpek) dolaşır. Kutsal dağların küçümsenmesi ve pisletilmesi halinde mutlaka acı bir biçimde intikam alınır. Kutsal dağlar, içi boş olup kendilerine tecavüz etmiş olan ve şimdi yılan ve kuşa dönüştürülmüş olarak paha biçilmez hazineleri bekleyen ölüleri saklar. Vahşi doğadaki hayvanlar Güneş Kıralı’nın koruması altında bulunduklarından, Çingeneler avladıkları hayvanların kemik, pençe, saç ve dişlerini Güneş Kıralı’nı yatıştırmak için kutsal dağa gömer. Çingeneler, kışın konaklayacakları yerin mümkün olduğunca kutsal bir dağın yakınında olmasına özen gösterir ve Tüm-Tohumlar-Ağacı’nı (Ağaç Kültü) görebilmek için orada Noel gecesi ağaç evliliği geleneğini yerine getirirler.

 

Ay kıralı’nın oluşturduğu dağlar orta büyüklüktedir; Cuma akşamları orada cadılar toplanır.

 

Rüzgar Kıralı’nın oluşturduğu dağlar en yüksek olanlarıdır; bunlar yaşayan insanların yaptığı gibi, eğlenmek için sık sık vadiye inen ölülerin oturdukları yerlerdir. Kötü insanların, ancak birer kara kediye dönüştürülmüş olarak Kedi Dağı’nda uzun yıllar geçirdikten sonra ölüler diyarına girmelerine izin verilir.59 (Ölüler Ülkesi)”

 

 

Devler

 

“Wlislocki (maš ‘et’ ve murdalo ‘katil’ sözcüklerinden oluşan) Mašurdalo’yu, insanlar tarafından aldatılıp elinden hazineleri çalınabilen aptal ve saf bir dev olarak betimlemektedir. Ormanlarda, ıssız yerlerde yaşar; eti çok sevdiği için, insan ve hayvanlara pusu kurar. Mašurdaloların karıları ve çocukları vardır, fakat ara sıra (insanoğlu) kadınları da kaçırırlar. Her Mašurdalo’nun bir Tavuk’u vardır ve bu tavuğun yumurtaları sahibinin hayatını korumaktadır. Dolayısıyla bir Mašurdalo’yu öldürmek isteyen bir kişi, önce onun tavuğunu öldürmelidir. –Bir masala göre Güneş Ana, Mašurdaloların Büyük Anası’ymış.60 Wlislocki, Mašurdaloların yalnız üç kavim tarafından bilindikleri ve bu kavimlerin her üç yılda bir Alman yerleşim bölgelerini de ziyaret ettikleri gerçeğinden hareketle, Alman halk masallarında yer alan devlerin bu Çingenelere esin vermiş olabileceğine inanmaktadır (bkz.Cüceler).61 –A.Petrović’e Sırbistan’daki Çingelere tarafından anlatılan ‘orman insanı’ (vošesko manuš) muhtemelen aynı yaratıktır. O, saçları dağınık, dağlardaki mağaralarda yaşayan, konuşamayan, yalnızca anlaşılmaz birtakım sesler çıkarabilen bir dev olarak betimlenmektedir. Bir koyun postunun üstünde uyur ve Çingenelerin evlerini merak ettiğinden geceleri köye iner.

 

Çok güçlüdür, fakat bir köpek tarafından kolayca bozguna uğratılabilir.62 –Zanko’ya, Grouya adındaki dev, medeniyet getiren biri olarak karşımıza çıkmaktadır. O, babası Novaca’nın önerisinin aksine, Büyük Kent’e (Zanko’ya göre İstanbul Boğazı’nda bulunan baro gradoya) medeniyet getirmeye karar verir. Fakat daha önce öylesine sarhoş olur ki, öfkeli kent sakinleri kendisini ele geçirip bir kuyuya atmayı başarır. Ancak kendi kanıyla yazmış olduğu bir pusulayı, bir karganın yardımıyla babasına ulaştırır. Babası oğlunu kurtarır ve birlikte korkunç bir katliam yapar. Sonunda kentin şaşkın hükümdarı, kent halkından geriye kalanları uygarlaştırması (civiliser) için ona izin vermek zorunda kalır.63 –Boba adındaki devin öyküsü ise bir çeşitleme olduğu izlenimi uyandırmaktadır. Boba çok büyük bir ağaçla kıraliyet sarayını yerle bir eder, kıralın kol ve bacaklarını koparır, vücudunu bir atın peşinde sürükletir, kıraliçeyle evlenir, kendini kıral ilan eder ve sonra kenti ‘uygarlaştırır’.64

 

 

Dünyanın Yaratılışı, İnsanoğlunun Yaratılışı ve İlk Günah

 

“Transilvanya’daki Çingeneler şunu anlatır: Günlerden bir gün Tanrı, büyük suyun içine bir değnek atar. Değnek büyür ve koca bir ağaç oluverir. Bu ağacın altında oturan şeytan ise, Tanrı7yı selamlar. Birlikte dokuz gün boyunca suyun üstünde dolaştıktan sonra, Tanrı dünyayı yaratabilmek için şeytandan, denize dalıp dipten kum getirmesini ister. Tanrı ona, adını söylemek suretiyle bunu başarabileceğini söylediğinden, şeytan kendi adını söyler.

 

Fakat kum ısınır ve onu yakar. Bu şekilde dokuz gün boyunca kum çıkarmaya çalışır ve bu arada öylesine yanar ki, kapkara olur. Nihayet kendi adını söylemeden denizin dibinden kum çıkarır ve Tanrı bu kumdan dünyayı yaratır. Şeytan, ağacın altında yaşamak istediğinden Tanrı’yı kovmaya çalışır, fakat büyük bir boğa gelir ve onu beraberinde alıp götürür. Ağaçtan yere et parçaları düşer ve yaprakların içinden insanlar fırlar.65 Yer ve Gök daha sonra ancak birbirinden ayrılmıştır. –Zanko (bkz. Çingenelerin Mitolojisi) şunu anlatır: Tanrı  (Phuro Del Sinpetra, Tanrı), vaktiyle şeytanla birlikte deniz kenarına iner. Şeytan, suyun derinliğini öğrenmek üzere öne atılır, dibe dalar ve pençelerinde toprakla tekrar yukarı çıkar. Tanrı ona, bundan iki figür (statuettes, Çing. popusha), yani erkek ve kadını yapmasını emreder. Şeytan bunu da başarır ve Tanrı ondan bu figürleri konuşturmasını ister. Ancak bu kez şeytan onun emrini yerine getiremez ve yenilgiyi kabul etmek zorunda kalır.

 

Tanrı, asasını figürlere doğru uzatır ve o anda yerden iki ağaç bitiverir. Bunlar, dallarıyla figürlere arkadan sarılır. Bunun üzerine figürler canlanır. Bunlar, Damo ve Yehwa adını taşıyan ilk insanoğullarıdır. Tanrı asasını tekrar kımıldatır ve bu kez ağaçlardan birinde elma ve diğerinde armut biter. Erkeğe armutları ve kadına elmaları yedirtir. Yılan (sap), kadının elmaları yemesini engellemek ister (!). Kadını zaptedebilmek için, Tanrı bunu yılana ifade eder. Fakat sonra Tanrı Yılan’ı kovar ve kadın elmalardan yer. Meyveler, biçimlerinden dolayı her ikisinde, diğer cinse karşı karşı bir istek uyandırır ve Tanrı onlara sevişmelerini buyurur. Kadın, birinci ve ikinci sevişmenin ardından her defasında ‘encore’ (daha çok) der. Tanrı bir üçüncüsüne daha müsaade eder, ‘car il n’y a rien de bien sans la croix et il faut trois pour faire le croix’ (Çünkü haç olmadan hiçbir şeyin değeri yoktur, ancak haçın olması için üç öge (Teslis; baba, oğul ve kutsal ruh) gereklidir, çev.)

 

Fakat kadının üçüncü sevişmeden sonra da ‘encore’ (daha çok) diye bağırması üzerine, Tanrı kızarak onu ebedi doyumsuzluğa mahkum eder.66

 

Özde eski ve milattan önceye dayanan bu söylen öğeleri için, Hindu sözlü geleneğinde herhangi bir koşutluk mevcut değildir. Fakat Hint Aborigen Kavimlerinin mitolojisiyle olan tek tük benzerlikler görmezden gelinemez. Korkularda alk insan Tanrı’nın emriyle denizin dibine dalıp, dünyanın yaratılışı için gerekli toprağı getirmek zorundadır.67

 

Aynı kavimde, ayrıca iki tanrıdan daha söz edilir. Bunlardan biri (Mahadeo ya da Guru Maharaj) beş tane çok ufak insan yaratır, fakat onlara hayat verme işini diğerine (Bhagwam) bırakmak zorunda kalır.68 Barela-Bhilalalarda, Veluhai balçıktan bir insan yaratmayı başarır, fakat bu insan söylensel bir kartal olan Ruma Juma Gorole tarafından iki kez tahrip edilir ve ancak üçüncü seferde hayatta kalır.69

 

Yaratılışı sekteye uğratan, daha doğrusu yaratıklarına Tanrı gibi hayat ve konuşabilme becerisi veremeyen şeytan motifi, Hindistan’ın dışında da çok yaygındır.70 Özellikle Zanko’da, topraktan yaratılan insan öyküsüyle yapay bir biçimde eklemlenmiş olan, inansın ağaçlardan yaratılışı öyküsünün yalnızca Hindistan’ın dışında koşutlukları vardır.71

 

Ne var ki, ağaç evliliği (Ağaç Kültü) ile olası bir bağlam oluşturması, yine de bu öykünün Hindistan kökenli olduğuna işaret etmektedir. Eski Ahit’in etkisi, Zanko’da özellikle ilk insanların isimlerinden belli olur.

 

Bu isimler Zanko’da, gariptir ki İslam dinindeki (Arapça) biçimleriyle karşımıza çıkarlar (Adam ve Yahwah). Havva’nın elmaları yemesini engellemeye çalışan yılanın ortaya çıkışı ise pek başarılı bir biçimde temellendirilmemiştir. Elmayı yedikten sonra ortaya cinsel arzunun çıkması ise, eski bir öge olabilir.”

 

 

Fallusa tapınma

 

“Sırbistan’daki Çingeneler, cinsel organlarının uğur getirdiğine inanır. Onlara göre  cinsel organlara el atmak, kötüye gitmekte olan bir olayın olumlu yola girmesini sağlar. ‘Penisini yiyim’ anlamına gelen hav co kar, daha önceleri yeminlerin en ciddi ve en bağlayıcı olanıymış.72

 

Felaketlerden koruması amacıyla çalıdikeninden yontulmuş bir fallusu evde bulundurma ve sıkıntıyla karşılaşıldığında ona dua etme biçimindeki gelenek, bu geleneği ortaya çıkarmış ve incelemiş olan A.Petrović’e göre, Sırp halkında görülen belirgin benzerliklere rağmen Çingene kökenlidir.73

 

Gerek Güney Slavonyalıların, gerekse Çingenelerin tasarımlarında çivi, fallusun yerini almaktadır. Dolayısıyla Çingene halk inançlarında çivinin önemli bir yeri vardır. Tabut ve istavroz çivilerinin özel bir anlamı bulunmaktadır. Örneğin, Kuzey Macaristan’daki Çingenelerde, gelin kocasının iktidar gücünü artırmak için yatağa gizlice çivi çakar.74

 

 

Firavun

 

“Çingenelerin kökenini, İsrailoğulları’nın Kızıldeniz’i geçişi (Musa 2,14) sırasında yok olmaktan kurtulan Mısırlılar’a dayandıran Firavun Efsanesi, farklı çeşitlemeleriyle Doğu Avrupa’daki bütün Çingene kavimlerinde mevcuttur, dolayısıyla da pagan dinlerinden gelen mirasın yanı sıra, Çingenelerin en eski ortak sözlü geleneklerinin arasında sayılmalıdır. Çingeneleri Kutsal Aile ile ilintilendiren tıpkı diğer çok daha yeni hikayeler gibi, bu efsane de Çingenelerin Mısır’la bağlantılı adlarını ve yazgılarını İncil kökenli sözlü geleneklerle açıklamaya çalışmaktadır.

 

Zanko’nun (bkz. B.Çingenelerin Mitolojisi) oldukça ayrıntılı olan Fransızca aktarımını kısaca özetleyecek olursak: Birinci Dünya’da, Pharavono Pharavunure Çingene kavminin lideriydi ve tıpkı Sunto Abraham (Aziz İbrahim), Sunto Moïshel (Aziz Musa), Sunto Cretchuno (Aziz Yusuf) ve Sunto Yacchof (Aziz Yakup) gibi Suuntselerden biri, yani vaktiyle yalnız Çingenelerden oluşan insanlığın büyük atalarından biriydi. Pharavono büyük güç kazanmış ve Horachai adıyla anılan (“Turco-Juifs et Chrétiens (Türk Yahudileri ve Hıristiyanları) Sinpetra kumandasındaki diğer kavimlere savaş açarak, Porsaïda’yı yani o günkü dünyanın, daha doğrusu Kutsal Topraklar’ın merkezini ellerinden almak istiyordu. Taraflar Duneira’nın iki kıyısında karşı karşıya geldiklerinde, Pharavono karşıya geçip geçemeyeceğini görmek için bir ok atar. Ancak Duneria çok geniştir. Bunun üzerine, düşmanı Sinpetra’nın, Tanrı’nın bizzat kendisi olduğundan habersiz, Tanrı’ya (Phuro Del) şu sözlerle yakarır:

 

“Par le pouvoir du Del pour moi! Par la force du Del pour mes chevaux!” (Tanrım, atlarıma güç ve bana da bu işin üstesinden gelebilme gücü ver).

 

Ardından, Pharavono hiçbir engelle karşılaşmadan Duneria’yı geçer, Sinpetra ise adamlarıyla Tuz Denizi’ni geçerek geri çekilir. Pharavono Tuz denizi’nin kıyısına ulaşınca Tanrı’ya bir kez daha yalvarıp yakarır, fakat bu kez sözlerinde kibir ve gurur vardır:

 

“Par mon pouvoir à moi et par la force de mes bêtes!” (Tanrım, kendi gücümle ve atlarımın gücüyle bu işin üstesinden geleyim.)

 

Sinpetra ona denizin içinden bir geçit açar ve Pharavono geçide girince Sinpetra kollarını kavuşturup, ansızın büyük bir fırtına kopararak (denizin içindeki) geçit dalgaların altında kapanıverir ve Pharavunureleri yutar. Dalgaların arasından Pharavono, Sinpetra’nın yanı başında bir mağarada duran taştan bir puta doğru ellerini açar, fakat bunu fark eden Sinpetra bir yıldırımla putu yok eder. Sadece birkaç Pharavunure kurtulmayı başarır ve Zagrebo’ya ulaşır. Burası, onların sonradan tüm dünyaya yayılacakları merkez olacaktır. İşte o zamandan beri, onların soyundan gelenler durdurak bilmeksizin bütün dünyada doyanıp durmak zorundadırlar.75

 

Firavun Efsanesi’nin bir çeşitlemesinde, hayatta kalan topal bir kadın Şeytan’a bir erkek ve bir de kız çocuğu doğurur. Bu çocuklar, Çingeneler’in atalarıdır.76 Başka çeşitlemelerde ise, hayatta kalanlar bir kaz tarafından denizin karşı kıyısına geçirilir,77 üstelik Aziz Basilius da kurtarıcılarıdır.78

 

Sırbistan’daki Çingenelerin İslam dinindeki biçimiyle Firavun diye adlandırdıkları Firavun’un, başka çeşitlemelerde kendi babasını öldürdüğü79 ya da Tanrı’ya benzemek için yüksek bir kulede yaşadığı ve davul çalarak göğü gürlettiği ve bir elekten su dökerek yağmur yağdırdığı80 söylenegelir.

 

İncil’deki öyküye benzerlik gösteren bir Rusça aktarımda ise, Tsyganka adında bir Yahudi olan Pharavono’nun karısı, zulme uğrayan İbraniler’i (ya da Yahudiler’i) desteklediği için zalim kocası tarafından dokuz kilidi olan bir hapishaneye atılır. Hz.Musa’yı, halkıyla birlikte Kutsal Toprakları araması için sıkıştırır. İkiye ayrılmış olan denizin içinde yaşamlarını yitiren Mısırlılar Balık İnsanlar’a dönüşürler.81

 

Tsyganka daha sonra bu dokuz kilidi kırar ve uzun bir yolculuktan sonra Besarabya’ya ulaşır ve orada bir erkek çocuğu doğurur. Bu oğul bir Moldavyalı ile evlenir ve bu evlilikten olan çocukları sayesinde Çingenelerin atası oluverir. –Firavun Efsanesi’nin yayılmasına katkıda bulunan bir husus ise, Firavun adının bütün Çingene lehçelerinde phar-, pharav- ‘ayırmak’ sözcüğünü çağrıştırmasıdır.

 

Macaristan ve Transilvanya’da yaygın olan ve Pharoves ‘ayırıyorsun’ sözcüğüyle başl

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !